logo

reklam
17 Ağustos 2014

40 bin Alevi öldürülmedi mi?

10567976_785837641436578_1853874862_n

Ülkemizde tarihçilik büyük oranda materyalizmden uzak “sözde akademik” orta oyunu anlatıcılığı meşrebinde seyreder. Anlatıcı’nın coşkun ajitasyonu tarihçiliğinin karnesi yerine geçer, sıklıkla. Elbette, bu tanım dışına taşan tarihçi sıfatını hakkıyla yerine getiren pek kıymetli bilimcilerimiz de vardır. Öte yandan, son 10 yıl içerisinde, tarihçiliğin bilimsel formasyonundan gelmese de, geçmişe dair karanlıkta kalmış olay ve konuları işleyerek “auto-didakt” olarak ünlenmiş yazarlarımız da var. Hatta, İlber Ortaylı dışında, tarihsel alanda en çok satan kitapların neredeyse hepsinin bu yazarlar tarafından yazıldığını saptayabiliriz.

Üniversite terk” bir tersane işçisi olan Zeynel Coşar da, Kaynak yayınlarından çıkan ikinci kitabı ile tarih alanında önemli bir çalışmaya imza atıyor. 1989 yılında “Bahar Eylemleri” olarak ünlenen ve 12 Eylül’ün tasfiyesinde kırılma noktalarından olan işçi eylemlerinde tersane işçilerinin önderlerinden, özelleştirmeye karşı yaratılan emek hareketinin kurmaylarından olan Zeynel Coşar bir yıl önce yayınlanan Şah İsmail üzerine incelemesinin ardından, şimdi Osmanlı-Türk tarihinin en karanlık köşelerinden birisine okuyucularını davet ediyor. Osmanlı devleti ile Kızılbaş-Aleviler arasındaki ilişkiyi Coşar ile birlikte tarihin kanlı sayfalarında izliyoruz.

Sadece Alevilere değil, Osmanlı-Türk ilişkileri ve bu ilişkilerin bugüne yansımaları üzerine kafa yoran akademisyen, siyasetçi ve ilgili okuyucuya akıcı ve belgeli bir çalışma sunan Coşar, mezhep kavgalarının yeniden kışkırtılarak iktidar heveslerine yem yapıldığı günümüz için hayati önemde referans bir eser ortaya çıkarmış.

Osmanlı devletini kim kurdu?

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 29 Mayıs 2013’te İstanbul’da yapılan 3. Boğaz Köprüsü temel atma töreninde, köprünün isminin “Yavuz Sultan Selim” olacağını ilan ettiğinde, ciddi bir infiali de tetiklemişti. Özellikle Alevileri temsil eden kitle örgütleri, ortak tarihimizin yüz kızartıcı sayfaları olarak hafızalara kazınmış bir padişahın isminin köprüye verilerek anımsanmasını şiddetle protesto ettiler. Özellikle Alevi toplulukların büyük kıyım zamanı olarak nefretle andıkları bir dönemin baş aktörünü idolleştirmek AKP kurmayları açısından sorun değildi belki ama, Alevilerin yok sayılması ve tarih önünde hakarete uğraması ile 500 yıl önce ateşi atılan mezhepçi siyasetin benimsenmesi hatta örneklenmesi toplumun bir kesiminde yeni bir kışkırtıcılık anlamına geliyordu.

İlk tepkilerin ardından, medyada böyle bir katliamın hiçbir zaman yaşanmadığı, ortada soyut iddialar olduğu ve herhangi bir belgenin olmadığı vs. tarihçi akademisyenler tarafından dile getirildi. Her şey Alevilerin hüsn-ü kuruntusundan ibaretti! Medyayı işgal eden itibarlı tarihçiler toplumdaki sorgulama isteğini hemen bastırdılar. Ancak, gerçekler tarihin sayfalarında keşfedilmeyi bekliyordu.

Daha önce, Şah İsmail ve Çaldıran savaşı hakkında geniş araştırmalar yapmış olan Zeynel Coşar’ın tarhisel hafızamızı sınavdan geçiren bir çalışmaya talip olması elbette kişisel tarihine duyduğu ilgi ile de açıklanabilir. Ancak, koca koca profesörlerin Osmanlı döneminden bir maliye makbuzu tercüme edip, tarihçilik iddialarını sürdürebildiklerini göz önüne alırsak, kestaneleri ateşten almayı gözünü kırpmadan kabul eden Zeynel Coşar’a ve çalışmasına ilginin yüksek olmasına da şaşırmamak gerekir.

Alevilerin Türk tarihinde oynadıkları role ilişkin bilimsel bir çalışma yok elimizde. Ancak, farklı eserlerinde konuya ilişkin görüş, yorum ve belge açıklamış tarihçilerimiz var. Fuat Köprülü, Ömer Lütfü Barkan ve Faruk Sümer gibi Türk tarihinin en yetkin kalemleri ile Claude Cahen gibi yabancı araştırmacılar Osmanlı devletinin kuruluşunda Alevi-Türkmen toplulukların tayin edici rolüne dikkat çekiyorlar. Alevi-Sünni mezhep çatışmalarının seyrini izlerken bu noktayı gözden kaçırınca, mezhepçiliğin iktidar ideolojisi olarak ortaya çıkışını tespit etme şansımız kayboluyor. Bu haliyle de, Aleviler devlet hafızasına Osmanlı ile Safevi devletleri arasındaki çekişmelerde “karşı safta” yer alan hain topluluk olarak kaydediliyor. Günümüzde de süregiden Alevi düşmanlığının en önemli kaynaklarından birisi de onlara yıkılan “hain” yaftasıdır.

Çalışmasına Alevilerin Osmanlı devletinin kuruluşundaki rolünü vurgulayarak başlayan Coşar’ın amacı da, sanırım iç çatışmanın nasıl uzlaşmaz bir çelişkiye dönüştüğünü okuyucusuna göstermek olmalı. Şeyh Edebali Tekkesi’ne her yıl düzenli olarak bağış yapılmasından başlayarak Alevi-Türkmenlerin Osmanlı devletinin kuruluşunda oynadığı rolü belgeleriyle ve önemli tarihçilerin eserlerine atıfla ortaya koyan Coşar, 16. Yüz yıla gelindiğinde devletin önemli bir servet birikimine el koyabilmek için ortakçılık, kamu iradesi gibi eski Türk geleneklerinden koparak, Muaviye nezdinde temsil edilen servet gaspçısı merkezi bir otorite kurmaktan yana tercihini yaptığını açıklıyor. Elbette ki, her dönüşüm bu durumdan zarar gören toplulukların direnci ile karşılaşacaktı. Bu açıdan bakılınca, Alevi-Türkmen isyanlarını Osmanlı devletinin kurmaya karar verdiği “yeni dünya düzeni”ne karşı direniş girişimleri olarak tanımlamak gerçeği ifade etmektedir.

Katliamlar ve işbirlikçileri

Büyümek ve merkezi otoriteyi tehlikelere karşı sağlamlaştırmak için Anadolu Türkmen topluluklarına uygulanan ağır ve çok çeşitli vergiler servet gaspçılarının hazinelerini büyütürken halkı daha da yoksullaştırıyordu. Osmanlı halkın birikimini gasp etmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu, öyle ki, kendisinden önceki devletlerin koyduğu vergileri bile topluyordu. Örneğin Akkoyunlular devrinden kalma Uzun Hasan vergisi gibi pek çok vergi Doğu Anadolu’da tahsil edilmeye devam edilmekteydi.

Bu baskı ve gasp yöntemlerine dayanamayan aşiretler yeni bir gelecek için seçenek yaratmaya uğraşırlar. Hem Erdebil Dergâhı’nın ve hem de Akkoyunlular hanedanının varisi olarak Şeyh Safi’nin torunu Şeyh Haydar’ın oğlu İsmail Anadolu’da “şalvarı şaltak Osmanlı, eğeri kaltak Osmanlı, ekende yok biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” zulmünden kaçış yolları arayan Alevi-Türkmenler için bir umut ışığı olmuştur. İsmail, basit ve tek vergilendirme yanında kazancın ortakçılığını da siyasal birliğin temeli yapmıştır.

Düzenlerinin bozulacağını 2. Beyazıt’a sürekli hatırlatan oğul Selim aslında haklıdır. Çünkü, kadim gelenekleri bir yana bırakan ve sadece kendi ailelerinin tüm hükümranlık bölgelerindeki serveti gasp etmesine hak tanıyan Osmanlı’nın karşısına servet birikiminde ortakçı, kamu idaresinde paylaşımcı bir seçenek oluşmaktadır. 16. Yüzyılın Anadolu’sunda oluşan ve “bin yıllık Türk-Kürt İslam kardeşliği” olarak bugüne taşınan koalisyonun temel taşlarını servet gaspçılığı ile kamuculuğun merkeziyetçi otorite ile ikame edilmesi oluşturmaktadır. Kürt toplumunun önderlerinin de katıldığını İdrisî Bitlisî’nin ‘Şahname’ adlı eserinden öğrendiğimiz Edirne toplantısı, kardeşi Ahmet’i de öldürerek tahtın tek hakimi haline gelen Selim’in Anadolu’ya dayatacağı “yeni dünya düzeni”nin hedefini de belirliyordu. Muhalif Kızılbaş Türkmenler için “sıfırlama”! “Bu zalim taifenin ortadan kaldırılması ve bu günahkâr mülhit fırkanın yok edilmesi kudretli Sultan’ın kahredici vaadi için, kâfirlerle Frenk ve Tatar’la savaşmaktan daha öncelikli ve önemlidir.

Hemen ardından İstanbul müftüsü molla Hamza Sarıgürez bir fetva verir: “Ey Müslümanlar bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeraitini, sünnetini ve İslam dinini, iyiyi ve doğruyu beyan eden Kuran’ı küçük gördü. Yüce tanrının yasakladığı günahlara helal gözüyle baktılar. Kutsal Kuran’ı, öteki din kitaplarını tahkir ettiler ve onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi melun reislerini tanrı yerine koyup ona secde ettiler.” 500 yıl sonra hâlâ aynı cümleleri duyuyor muyuz?

Şeyhülislam Kemalpaşazade ise daha ileri gidecektir: “Onları kafirlikleri, irtidadları konusunda hiç şüphemiz yoktur. Onların ülkesi dar’ül-harptır. Gerek erkekleri gerekse kadınları ile evlenmek ittifakla batıldır. Onlardan doğan çocuklardan her biri veledi zinadır. Onlardan birinin kestiği şey yenmez… Onlar hakkındaki hüküm, mürtetlere uygulanan hükümdür. Harp diyarı olan ülkelerinde yenilgiye uğratılmaları halinde malları, kadınları ve çocukları Müslümanlara helaldir. Erkeklerin katli vaciptir.

Anadolu’da boy veren çatışmanın kazananları da vardı elbette. Özellikle bölgedeki Kürt derebeyleri, hem Osmanlı devletine sadakatlarını ispat etmek için ve hem de toprak, ganimet vs. büyük kazançlar elde edebilecekleri için bir an bile tereddüt etmeden Osmanlı padişahının yanında yer aldılar. İdrisî Bitlisî liderliğinde bir araya gelen Bitlis beyi Şeref Han, Palu-Çemişkezek hakimi Cemşit Bey ve daha pek çok Kürt derebeyi Doğu Anadolu’da yaşayan Alevi-Türkmenlerin yok edilmesinde hayati görevler almışlardır. Bin yıllık Türk-Kürt İslam kardeşliği olarak tanımlanan koalisyonun temeli işte bu katliamlardır.

Bingöl, Diyarbakır, Mardin, Bitlis, Çemişkezek, Erzincan, Urmiye, Musul, Erbil, Kerkük ve daha pek çok merkezde Alevi-Türkmenlerin nasıl yok edildiğini belgeleriyle yayınlayan Zeynel Coşar’a göre 40 bin Alevi sadece Selim’in Anadolu’da ilk elde tespit ettirip yok ettiklerinin sayısıdır. Katliama uğrayan Alevi-Türkmenlerin asıl sayısı bundan çok daha fazladır.

Eserinde, daha önce yapılmış güvenilir kaynaklardan alıntılar yanında bolca orijinal belgeler de sunan Coşar, Osmanlı-Türk tarihçiliğine önemli bir katkı sunarken çalışmasını bugüne dair önemli bir mesajla bitiriyor: “… bölgemizde ve ülkemizde yaşanan birçok vahşetin benzerinin asırlar öncesi yaşandığını uzun uzun anlattık. Buradaki amacımız tarihimizin acılarını, vahşetlerini öğrenip bundan dersler çıkartarak oyunlara gelmemektir. Tüm bu tarihi süreçleri doğru kavrarsak, ülkemizin bugününü ve yarınını özgür, aydınlık, laik ve ilerici bir Türkiye olarak yeniden inşa edebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak buna mecburuz.

Zeynel Coşar

40 Bin Alevi Öldürülmedi Mi

325 s., Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014

 

Share
16992 Kez Görüntülendi.

Yeni Yorumlar Kapalı.